Yeniden Başlamak: Nereden Başlanır?

Nereden başlarız? Şimdi elimizde olandan.
Beklemeyi öğrendik hayatlarımızda. Hep önce bir şeylerin yoluna girmesini, yolunda gitmeyen şeylerin hayatımızdan çıkıp gitmesini, özetle daha iyi versiyonlarımızı… Çünkü yenilikleri ve kuvvetle muhtemel onlarla gelecek yeni zorlukları göğüslemek, -her ne kadar dileğimiz hep buymuş gibi kendimize ve başkalarına tekrar etsek de- bir cesaret meselesi özünde ve hazır olmayı gerektiriyor değil mi?
Hazır olduğumuzu ne zaman anlarız? Şartlar mükemmelken mi? Herkes bize inanırken mi? Bir başarı diğerine zemin hazırlarken mi?
Mimarlık okurken sıra altıncı dönemime ve bitirme projeme geldiğinde bir müze tasarlamam gerekiyordu. Bir proje yeni başladığında henüz daha ikinci haftada profesör katılırdı derse ve herkesin kendi projesi için özenle ve hevesle sıraladığı fikirleri dinleyip yorumlardı. Ben minimal tasarımları sevdim eğitimim boyunca ve son döneme kadar tarzımı nispeten oturttuğuma inanarak iyi notlarla geldim. Ana tasarımı sade tutup detaylarda derinleşmekten zevk alırdım. Ancak takdir edersiniz ki bir projenin henüz ikinci haftasında detaylardan bahsedemezsiniz. Ortaya sadece ana hatlarını koyduğum -sıkıcı bir küp- bina fikrimle katıldım ilk resmi olmayan değerlendirmeye. Profesörüm tasarımımı gösterişsiz buldu ve tüm eskizlerimin üzerini çizdi. Kocaman bir elips karaladı kağıda. Üçüncü boyuta transfer için onlarca sütun önerdi. “Böyle yap.” dedi ve gitti beş dakikalık görüşmenin sonunda. Bir daha da dönem sonuna kadar katılmadı çalışmalara.
Dediğini yaptım. Saçma sapan bir elips formunu sütunların üzerinde yükseltip hiç içime sinmeyen, neresinden tutacağımı bilemediğim bir tasarımı çalışıp durdum haftalarca. Teslimime iki ya da üç hafta kala tamamen tıkandım. Çaresizlikle, aramın iyi olduğu doçentime gidip tıkandığımı söyledim ve beni kurtarmasını istedim. Elimdekilere baktı ve hiç unutamadığım o cümleyi kurdu: “Es sieht wie ein Elefantenklo aus.” Türkçesi: “Dev bir fil tuvaletine benziyor.” Eline kalem alıp yaptığım her şeyi karalamaya, elips formun üzerine kenarlar ve köşeler çizmeye başladı. O noktaya kadar çizdiğim tüm planlar gözümün önünde çöp oluyordu. Zaten hiç içime sinmeyen ana hatların tamamı kayboldu. Geriye sadece sütunlar kaldı. Onların da tüm statik hesaplamaları artık hiçbir işe yaramıyordu.
O gece okulu bırakıp eve -İstanbul’a- dönmeyi düşündüm. Hiçbir şey yolunda değildi, herhangi bir şeyin kendiliğinden yoluna girmesini bekleyecek bir zaman bile kalmamıştı. Başaramamıştım. Üstelik sadece sıradan bir projeyi değil, bitirme projemi başaramamıştım. O zamana kadar harcadığım tüm emek, uykusuz gecelerim, aldığım iyi notlar, başka bir ülkede hayata adapte olma mücadelem, kendi dilimde yapamadığım şakalar, sevmeden yediğim yemekler, anlamadan dahil olduğum gelenekler… Hepsi bu son projeyle bir başarı hikayesine dönüşmeliydi planda, oysa ben çuvallamıştım.
Ertesi sabah uyandığımda “bugün yeniden başlamam gerekiyorsa nereden başlayacağım?” diye sordum kendime ve cevap tüm açıklığıyla ortadaydı: O an elimde olan neyse ondan.
Hızlıca yeni bir tasarıma başladım. Vaktin yetmeyeceğine bile bile, yapacak daha iyi bir şeyim olmadığının farkında olarak sadece yeniden başladım. Eski tasarımdan sevdiğim birkaç şeyi bıraktım. Geri kalan her şeyi -en iyi bildiğim şeyi yaparak- sadeleştirdim. Hiçbir şey Almanya’ya taşındığım o ilk gün hayalini kurduğum gibi olmadı. Yolun en başında mükemmel bir bitirme projesiyle mezun olacağımı düşlerken, jüriye sunduğum projede eksikler vardı. Tasarım tam manasıyla içime sinmiş değildi. Detaylar üzerinde yeterince uzun çalışamamıştım. Yine de ana planlar ve modellerde eksik yoktu. Tüm korkularıma ve tereddütlerime gemileri yakmış olmanın öz güvenini harmanlayıp sundum projemi. Sesim titredi. Bayılacak gibi oldum ama bayılmadım. Ve aynı günün sonunda mükemmel bir notla olmasa da iyi sayılabilecek son bir notla mezun oldum: Alara Tokcan_ Bachelor of Science.
Şimdi hikayenin komik kısmına geliyorum: Eve bir mimar olarak döndükten sonra mutlu olmadığımı ve bu yolda mutlu olamayacağımı idrak edip mesleği ivedilikle bıraktım. Kendimce bir şey başardım ve sonra ondan vazgeçtim.
Öyleyse her şey boşuna mıydı? Bugün gülümseyerek cevaplayabiliyorum ki; hayır, değildi. Mimarlık eğitimim boyunca öğrendiklerim olmasa Oma Paper Co. da ortaya çıkamazdı. Hayatımın o döneminden severek topladığım her şeyi başka deneyimlerimden severek topladıklarımla birleştirip bir gün bu markayı kurabildim. Ve emin olun bu markayı kurarken de yeni bir başlangıca hiç hazır değildim. Sadece daha iyi başka bir seçenek göremiyordum.
Özetle hazır olmak bir illüzyon. Şimdi elimizde olanlarla başlamak tek seçenek. O defteri o raftan indirip, koleksiyonunuzun en nadide kalemine mürekkebi çekip başlamak tek seçenek. Eskiz olmadan tasarım, tasarım olmadan inşa olmuyor. Hayat -konseptin tüm kafa karıştırıcılığına rağmen- her an ve her dakika tasarlanmayı bekliyor belki de sadece.
Alara Tokcan
2 yorum
Okurken fevkalade sohbetlerin çeşitli aşamaları geldi gözüme. Güzel yazı, kalemine sağlık
Tam bir sanatçı ruhu. Elde ettikleri kadar vazgeçtikleri de önemli olan o yüce kümülatif ruh.